İcra Hukukunda Menfi Tespit Davaları

İcra Hukuku ozgurgunes

T.C. YARGITAY

Hukuk Genel Kurulu

Esas: 2008/12-77
Karar: 2008/90
Karar Tarihi: 06.02.2008

Dava: Taraflar arasındaki <imzaya itiraz> davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bursa 5. icra Hukuk Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 05.03.2007 gün ve 2004/74 – 2007/106 sayılı kararın incelenmesi davacı/borçlu vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 27.04.2007 gün ve 2007/7322-8419 sayılı ilamı ile;

<…İİK’nun 170/3. maddesinde, inkar edilen imzanın borçluya ait olduğu <anlaşılırsa> itirazın reddine karar verileceği hüküm altına alınmıştır. Somut olayda bilirkişi tarafından düzenlenen raporda inkar edilen imzanın borçluya ait olup olmadığının tespit edilemediğinin açıklandığı görülmektedir. Bu durumda yasada öngörülen (inkar edilen imzanın borçluya ait olduğunun anlaşılması) koşulu gerçekleşmemiştir. Senette yer alan imzanın borçluya ait olduğunu ispat külfeti senet elinde olup takibe başlayan ve imzanın borçluya ait olduğunu iddia eden alacaklıya aittir.

İİK’nun 170/3. maddesinin göndermesiyle uygulanması gereken aynı kanunun 68-a/4 maddesinde incelemenin nasıl yapılacağı HUMK’nun 309/2, 3, 4 ve 310, 311 ve 312. maddelerine atıf yapılarak açıklanmıştır. Yargılama sırasında borçlunun örnek imzası alınmış, ancak bilirkişi mevcut dosya kapsamına göre sonuca ulaşamamıştır. Başkaca örnek imza bulunmadığına göre itirazın kabulü ile takibin durdurulması gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir…> gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz Eden: Davacı/borçlu vekili

Karar:Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, icra takibine konu bonodaki imzaya, borca, fer’ilerine ve faize itiraza ilişkindir.

Bursa 1. İcra Müdürlüğü’nün 2003/10469 sayılı icra dosyasında; davalı alacaklı tarafından, 09.12.2003 tarihinde itiraz eden/davacı/borçlu aleyhine, 19.11.2000 düzenleme, 19.12.2000 vade tarihli 2.000.000.000. TL bedelli bonoya dayanılarak işlemiş faiz ve fer’ileri ile birlikte toplam 5.487.000.000. TL alacağın tahsili için kambiyo senetlerine mahsus yolla takibe girişilmiş, borçluya örnek 163 ödeme emri 17.12.2003 tarihinde aynı adreste eşi imzasına tebliğ edilmiştir.

Borçlu vekili, 19.12.2003 tarihli dilekçesiyle; müvekkilinin borçlu olmadığını, senetteki imzanın borçluya ait olmadığını, konuyla ilgili olarak Bursa Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunduklarını ifadeyle, borca, faize, fer’ilerine ve takibin dayanağı olan bonodaki imzaya itirazının kabulü ile takibin iptalini ve davalının senet metnini tamamen kötü niyetle hazırlamış olması nedeniyle % 40′tan aşağı olmamak üzere kötü niyet tazminatına mahkûm edilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı/alacaklı vekili ilk kez katıldığı 12.04.2005 tarihli celsede; dosya kapsamına bir diyeceği olmadığını, ayrıca ceza dosyasındaki bir beyanında imzayı inkâr eden borçlunun imzayı kendisinin attığını kabul ve beyan ettiğini, ilgili tutanağın onaylı örneğini dosyaya sunacaklarını bildirmiştir.

Mahkemece, davacı/borçlu asilin imzası oturur ve ayakta olmak üzere bir sayfa alınmış ve ibraz edilen vekaletname aslı ile birlikte bilirkişiye tevdi edilerek rapor tanzimi istenmiştir. Uzman bilirkişi bu belgelerin yetersizliğini vurgulayarak kanaat bildiremeyeceğini beyanla tamamlanmasını istediği eksikleri sıralamıştır. Bu arada davacı yan, Bursa 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2004/102 Esas sayılı dosyasını delil olarak bildirmiş; dosya getirtilip incelenerek mahkemesine iade edilmiş; daha çok tatbike medar belgenin varlığından bahisle bir süre ceza yargılamasının sonucu ve rapor beklenmiş; daha sonra bundan sarfınazar edilerek bilirkişi raporu alınması yoluna gidilmiştir. Davalı alacaklı taraf yargılama aşamasında ceza dosyası içinde davacı borçlunun imzasını kabul ettiğini iddia etmiş ise de bunu belgelememiş, mahkemece de ceza dosyası kapsamı zapta geçirilirken bu yön üzerinde durulmamıştır. Duruşma tutanağına geçirilen bilgilere göre; ceza dosyasının müştekisi <eldeki davaya konu senedin borçlusu (davacı)>, sanığı <bu senedin alacaklısı (davalı)>, atılı suç da <koşullu ölümle tehdit ve sahte senet düzenlemek>tir.

Mahkemece bilirkişinin belge eksiği nedeniyle kesin kanaat bildirememesi üzerine davacı/borçlu tarafa bu eksiklerin ikmali için kesin süre vermiş; bu sürede davacı/borçlu taraf dilekçesini verip masrafını yatırmışsa da istenen yerlerde davacının imzasını taşıyan belge olmadığı bildirilmiş; davacı taraf sonradan bildireceğini beyan ettiği noterdeki belge tarih ve numarasını da bildirmediğinden, hazır olan borçlunun yeniden imzalarının alınması yoluna da gidilmeden dava kesin menle uyulmaması nedeniyle reddedilmiştir.

Davacı/borçlu vekilinin temyizi üzerine özel dairece bozma ilamında; İİK. 68a/4, 170/3 ve HUMK’nun 309, 310, 311, 312. maddelerine de atıf yapılarak, senette yer alan imzanın borçluya ait olduğunu ispat külfetinin senet elinde olup takibe başlayan ve imzanın borçluya ait olduğunu iddia eden alacaklıya ait olduğu, yargılama sırasında borçlunun örnek imzasının alındığı, ancak, bilirkişinin mevcut dosya kapsamına göre sonuca ulaşamadığı ve başkaca örnek imza da bulunmadığına göre itirazın kabulü ile takibin durdurulması gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz olduğu gerekçesiyle karar bozulmuş; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hükmü temyize davacı/itiraz eden/borçlu vekili getirmektedir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; kambiyo senedinde yer alan itiraza konu imzanın borçluya ait olduğunu ispat külfetinin kimde olduğu, mahkemece ispat yükü borçluya yüklenerek kesin mehil verilmesi ve yerine getirilmediği gerekçesiyle davanın salt bu nedenle reddinin usul ve yasaya uygun olup olmadığı ve ayrıca sahtecilik iddiasıyla sürmekte olan ceza yargılamasının eldeki davaya etkisinin ne olacağı, noktalarında toplanmaktadır.

Kambiyo senetlerine dayalı olarak başlatılan takiplerde imzaya itiraz 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun (17.07.2003 gün ve 4949 Sayılı Kanunun 47. maddesiyle değişik) 170. maddesinde düzenlenmiş, bu maddenin üçüncü fıkrasında aynen;

<İcra mahkemesi, 68/a maddesinin dördüncü fıkrasına göre yapacağı inceleme sonunda, inkar edilen imzanın borçluya ait olmadığına kanaat getirirse itirazın kabulüne karar verir. İtirazın kabulü kararı ile takip durur. Alacaklının genel hükümlere göre dava açma hakkı saklıdır. İnkar edilen imzanın borçluya ait olduğu anlaşılırsa ve itiraz ile birlikte takip ikinci fıkraya göre durdurulmuşsa, borçlu sözü edilen senede dayanan takip konusu alacağın yüzde kırkından aşağı olmamak üzere inkar tazminatına ve takip konusu alacağın yüzde onu oranında para cezasına mahkûm edilir ve itiraz reddedilir. Borçlu menfî tespit veya istirdat davası açarsa, hükmolunan tazminatın ve para cezasının tahsili dava sonuna kadar tehir olunur ve davanın borçlu lehine sonuçlanması halinde daha önce hükmedilmiş olan tazminat ve para cezası kalkar> hükmüne yer verilmiştir.

Bu hükümle, icra mahkemesince incelemenin aynı kanunun 68/a maddesinin dördüncü fıkrasına göre yapılacağı açıklanmıştır.

2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 68/a maddesinin dördüncü fıkrasında ise;

<İmza tatbikinde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun bilirkişiye ait hükümleri ile 309′uncu maddesinin 2′nci, 3′üncii ve 4′üncü fıkraları ve 310, 311 ve 312′nci maddeleri hükümleri uygulanır.>

denilmektedir.

Anılan hükümde atıf yapılan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 308 ve devamı maddelerinde imza inkârı halinde mahkemece yapılacak usulü işlemler düzenlenmiş; 309. maddesinin 2., 3., 4. fıkralarında aynen;

Ehlihibre vasıtasıyla tahkikata karar verildiği takdirde medarı tatbik olacak yazı ve ehlihibrenin tahkikatı icra edeceği gün hakim tarafından tayin olunur.

Mahkeme bu bapta ancak iki tarafın ittifak ettikleri her nevi evrak ile senedatı resmiyeden olan ve bir kimse tarafından hasbelmemuriye veya mahkeme huzurunda tahrir veya imza edilen evrakı tatbika esas addedebilir.

Tatbika esas ittihaz olunabilecek evrak olmadığı veyahut olup da derecei kifayede bulunmadığı takdirde ehlihibre tarafından terkip olunacak ibarelerle münkir olan kimseye yazı yazdırılarak tatbikat icra olunur>

düzenlemesi yer almıştır.

Görüldüğü üzere; inkâr edenin atılış tarihi itibariyle inkâr edilen imzası ile yakın tarihte atılmış, uygulamaya elverişli imzalarının temin edilmesi gerekir. Uygulamaya elverişli (tatbike medar) belgeler, HUMK. mad. 309/3′te <ancak iki tarafın ittifak ettikleri her nevi evrak ile senedatı resmiyeden olan ve bir kimse tarafından hasbelmemuriye veya mahkeme huzurunda tahrir veya imza edilen evrakı tatbika esas addedebilir> şeklinde tahdidi olarak sayılmıştır.

Vurgulamakta yarar vardır ki, anılan belgelerin tamamlanması konusunda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 26.04.2006 gün ve 2006/12-259 E., 2006/231 Karar sayılı kararında da açıklandığı üzere, eldeki davanın niteliği itibariyle <imzanın borçluya ait olduğunu> kanıtlama külfetinin alacaklıya ait olduğu göz ardı edilmemeli ve ispat yükünü ters çevirecek bir uygulamaya da gidilmemelidir.

Hemen burada, somut olayda da olduğu gibi takibe konu kambiyo senedindeki (bonodaki) imzaya itiraz eden borçlunun aynı zamanda sahtecilik iddiasıyla ceza davası açılmasını sağladığı hallerde, ceza yargılamasının <imzaya itiraz> davasına etkisi üzerinde de durulmalıdır.

1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 314. maddesinin birinci cümlesinde;

<Resmî ve gayrı resmî her nevi senedatın sahteliğini iddia eden kimse asıl davayı rüyet eden mahkemede bu iddiasını gerek davayı asliye ve gerek davayı hadise suretiyle ikame edebilir> denilmek suretiyle, sahte bir senede dayanılarak aleyhine icra takibi yapılan borçlunun, resmî veya gayri resmî senedin sahteliğini, açılmış bir davada hadise şeklinde ileri sürebileceği gibi, ayrı bir sahtelik davası da açabileceği kabul edilmiştir.

Böyle olunca borçlu, Cumhuriyet Başsavcılığına yapacağı başvuru ile evrakta sahtekarlık yapan kişi aleyhine ceza mahkemesinde sahtecilik davası açılmasını sağlayabilir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun <Resmî Belge Hükmündeki Belgeler> başlıklı 210. maddesinin birinci fıkrasında yer alan;

<Özel belgede sahtecilik suçunun konusunun, emre veya hamile yazılı kambiyo senedi, emtiayı temsil eden belge, hisse senedi, tahvil veya vasiyetname olması halinde, resmî belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümler uygulanır> hükmüyle, kambiyo senetlerine <resmî belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümlerin uygulana¬cağı> kabul edilmiş; aynı kanunun 204. maddesinde de resmî belgedeki sahteciliğe ilişkin müeyyide düzenlenmiştir.

Takip dayanağı senet hakkında borçlunun <imza itirazı> ile birlikte veya <sahtelik iddiası ile şikâyette> bulunmasından sonra alacaklı hakkında suç duyurusunda bulunması nedeniyle <sahtecilik suçu”ndan dolayı kamu davası açılmış olması durumunda, bu davanın icra takibine etkisinin ne olacağına ilişkin açık bir yasal düzenleme 2004 sayılı İcra ve iflas Kanunu’nda bulunmamaktadır.

Bu nedenle, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 317. maddesinin 2. cümlesinden yararlanarak soruna bir çözüm getirmek gerektiği yargısal uygulamada kabul edilmiştir (Hukuk Genel Kurulu’nun 22.01.2003 gün ve 2003/12-3 E., 2003/28 K.).

Nitekim, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 317. maddesinin;

<Sahtelik iddiası 308′inci madde ile mevaddı mütaakıbesi ahkâmına tevfikan tetbik olunur. Sahteliği iddia kılınan senedin ehlihibre marifetiyle tetkik ve tatbikına ve vakayı ve hadisattan haberdar olanların istimaına karar verildiği takdirde bu kabil senedat, neticei hükme kadar bir güna muameleye esas ittihaz kılınmaz. Ancak bu senede müsteniden evvelce ittihaz edilen ihtiyati tedbirlere de halel gelmez ve ledelhace senet sahibi hukukunun muhafazası zımnında sair ihtiyati tedbirlere de tevessül edebilir> şeklindeki hükmü ile de, hukuk ya da ceza mahkemesinde dava açılmış ve o davada mahkemece sahteliği iddia edilen senet hakkında, inkar edilen imzanın borçluya ait olup olmadığı yönünde bilirkişi incelemesi yapılmasına ve senedin yazıldığını görenlerin tanık olarak dinlenmesine karar verilmiş ise, senedin dava sonuçlanıncaya kadar hiçbir işleme dayanak yapılamayacağı düzenlenmiştir.

Bu düzenleme karşısında imzaya itiraza ilişkin davanın görülmesi aşamasında ceza davası da açılmışsa; ceza davasının sonuçlanması, imzaya itiraz davası yönünden bekletici sorun olarak kabul edilmelidir.

Zira, icra mahkemeleri şikayet ve itirazları belli bir usule uyarak yargılayan ve objektif hukuk kurallarını şikayet ve itirazlara uygulamak suretiyle bunları takip hukuku bakımından kesin hükme bağlayan mahkemelerdir. Bu mahkemeler, takip hukukuna ilişkin uyuşmazlıkları çözme görevini yerine getirirken kural olarak tanık dinleyemeyeceklerinden dar (sınırlı) yetkili olup, sahtelik iddiasını inceleme yetkileri de genel mahkemeye göre daha kısıtlıdır. Genel mahkemeler senetteki sahtelik iddiasını yukarıda içerikleri açıklanan HUMK’nun 309 ve 317. maddelerinin verdiği yetkiyle daha detaylı bir biçimde inceleme olanağına sahiptir.

Tüm bu açıklamaların ışığı altında somut olay ele alındığında;

İçerikleri açıklanan yasal düzenlemeler göstermektedir ki, öncelikle, inkar edilen imzanın borçluya ait olduğu anlaşılırsa itirazın reddine karar verilecek; imzanın borçluya ait olup olmadığının tespit edilemediği durumda ise yasada öngörülen <imzanın borçluya ait olduğunun anlaşılması koşulu> gerçekleşmediğinden senette yer alan imzanın borçluya ait olduğunu ispat külfeti, senedi elinde bulundurup takibe girişen ve imzanın borçluya ait olduğunu iddia eden alacaklıya düşecektir. Şu durumda, bu ispat külfetini borçluya yüklemek ve ispat edemediğinden imzaya itirazını reddetmek olanaklı değildir.

Mahkemece, bilirkişi incelemesi yaptırılmış; 12.06.2006 tarihli bilirkişi raporunda, itiraza konu 19.11.2000 tanzim ve 19.12.2000 ödeme tarihli, alacaklısı <Zeynel D.>, borçlusu <Ertuğrul B.> olan <2.000.000.000>. TL değerinde (1) adet senet aslı ile borçlunun mukayese imzalarını havi Bursa 15. Noterliği tarafından düzenlenmiş 28.11.2000 tarih ve 45802 yevmiye Nolu (1) adet <genel vekaletname> aslı ile 09.03.2004 tarihli huzurda alınmış mukayese imzaları havi (1) adet belge aslı üzerinde laboratuar ortamında fiziki, optik ve grafolojik incelemeler yapıldığı ifade edilmiş ve sonuçta da; <Tetkik konusu senet üzerinde <Ertuğrul B.> adına atfen pul üzerine ve açığına atılı bulunan imzalar ile Ertuğrul B.’nin huzurda alınmış mevcut mukayese imzalan arasında yaptığım inceleme ve karşılaştırmada; mukayese imzaların az ve kifayetsiz olması, mukayese imzaların huzurda alınmış olması, huzurda alınan mukayese imzaların değiştirme gayreti içerisinde atılmış olabileceği değerlendirildiğinden söz konusu imzaların Ertuğrul B. eli ürünü olup olmadığı hususunda müspet ya da menfî bir kanaat bildirmem mümkün olamamıştır. Ancak, Ertuğrul B.’nin bol miktarda samimi (dilekçe, başvuru formları, banka hesap kartı, noter imza sirküleri, bankamatik kartı, ehliyet, sandık seçmen listesi, vb.) ve huzurda (en az 2 sayfa dolusu olacak şekilde) alınacak ilave mukayese imzalarının temin edilmesi halinde yeniden yapacağım inceleme neticesinde bir kanaat bildirmem mümkün olabilecektir> görüşü bildirilmiştir.

Bu rapor, inkâr edilen imzanın borçluya ait olup olmadığı konusunda kesin bir kanaat içermemekte; istenen belgelerin tamamlanması halinde bu konuda görüş bildirilebileceğine ilişkin bulunmaktadır. Dolayısıyla, bu aşamada imzanın borçluya aidiyetinin saptanamaması söz konusu değildir. Yeterli bir inceleme yapılması durumunda imzanın borçluya ait olup olmadığının saptanması olanaklıdır.

Senette yer alan imzanın borçluya ait olduğunu ispat külfeti, senedi elinde bulundurup takibe girişen ve imzanın borçluya ait olduğunu iddia eden alacaklıda olmasına rağmen, yerel mahkemenin bu ispat külfetini ters çevirerek bilirkişinin incelenmesi gereğine işaret ettiği belgelerin sunulması yönünde borçluya kesin mehil vermesi ve mehle riayet edilmediğinden bahisle de başkaca inceleme yapmaksızın davayı reddetmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Diğer taraftan, imzaya itiraz eden borçlu itiraz dilekçesinde ceza davası açılması için başvurduğunu bildirmiş, yargılama sırasında da bu başvuru üzerine açılan ceza davası dosyası getirtilerek incelenmiştir. Mahkemece, ceza mahkemesinde görülen davanın sahtecilik suçuna ilişkin olduğu ve bu dosyada daha fazla tatbike medar belge bulunduğu da belirlendiğinden önce ceza davasında alınmasına karar verilen raporun beklenmesine karar verilmiş; sonra bundan vazgeçilerek yargılama eksik inceleme ile sonlandırılmıştır. Mahkemenin, yukarıda açıklanan hükümleri göz ardı ederek sahtecilik iddiasını inceleyen ceza mahkemesi dosyasında yapılan yargılamanın sonucunu beklemeden karar vermiş olması da usul ve yasaya uygun bulunmamıştır.

Öyleyse mahkemece yapılacak iş; ceza davasında, davacı/itiraz eden/borçlunun müşteki, alacaklının davaya konu senet nedeniyle sanık olduğunun anlaşılmasına göre, öncelikle ceza mahkemesinde görülmekte olan bu dava dosyası getirtilerek, alacaklı vekilinin borçlu tarafından imzanın kabul edildiği yönündeki iddiası da gözetilerek eldeki davaya etkisi üzerinde durmak suretiyle, böyle bir beyanın olup olmadığının araştırılması, varsa zapta geçirilmesi, yoksa olmadığının derç edilmesi, ayrıca, davacı-borçlu asıl yeniden celp edilerek, oturarak ve ayakta çok miktarda imzasının alınması ve yazı yazdırılması, ceza dosyasındaki seçim tutanaklarının imza incelenmesinde göz önünde bulundurulması, mahkemece re’sen resmî makamlara müzekkere yazılarak davacı-borçlunun imza ve yazı örneklerinin teminine çalışılması, taraflara bu konuda yeniden mehil verilmesi, neticesine göre bilirkişi incelemesine gidilmesi aksi takdirde; ceza dosyasında bilirkişi incelemesi yapılmasına ve tanık dinlenmesine karar verilmiş ise, HUMK’nun 317. maddesine göre artık bu senede göre işlem yapamayacağından, durumu ön (bekletici) mesele yapıp sonucunu beklemek ve varılacak uygun sonuç çerçevesinde bir karar vermek olmalıdır.

Açıklanan tüm bu hususlar göz ardı edilerek eksik inceleme ile davanın kesin mehil nedeniyle reddine karar verilmesi ve bu kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.

Sonuç: Davacı/borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen değişik nedenlerden dolayı HUMK’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine 06.02.2008 gününde oybirliği ile karar verildi.

 

T.C
Y A R G I T A Y
Ondokuzuncu Hukuk Dairesi

E. 1992/777
K. 1992/2397
T. 26.5.1992

Taraflar arasındaki menfi tesbit davasının yapılan yargılaması sonunda, ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün davalı vekilince duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Davacı tarafından, davalının işyerine girişinde kendisinden güvence olarak tarihsiz alındığı iddia edilen 10.000.000.- liralık senedin, gerçek bir borcu temsil etmediği ve davalının bu senede dayanarak yaptığı icra takibi ile borçlu olmadığı yolunda açılan davada, davalı şirket vekili davacının şirkete olan borcu karşılığında senedin düzenlendiğini ve bu senetle davacıdan alacaklı bulunduğunu savunmuştur. Davacı, davalının bu savunması karşısında, davalıya herhangi bir nedenle borçlu olmadığı iddiasının kanıtı olarak davalının ticari defterlerine dayanmış, ayrıca şahit ikame etmiştir.

Her ne kadar senede karşı borçlu olmadığı yolundaki iddiasının şahitle ispatı mümkün değilse de, iş hayatında genel olarak işçilerden işe girişte bu tür güvence senetleri alınıp alınmadığına yönelik mahalli uygulamanın tesbiti için şahit dinlenmesine yasal bir engel bulunmamaktadır. Bu konuda dinlenen şahitler, yöresel uygulamada olduğu gibi davalının da iş yerine aldığı işçi ve personelden güvence olarak açık senet aldığını beyan etmişlerdir.

Davacının davalı elindeki senetle borçlu olmadığı iddiasında kanıt olarak dayandığı davalı şirketin ticari defterleri üzerinde yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucu, davada konu senedin, defterlerde kaydı bulunmadığı gibi, davacının borçluluğuna ilişkin bir kayda da rastlanmadığı saptanmıştır.

TTK.nun 84. maddesi hükmünce davalı şirketin alacak kaydı bulunmayan ticari defterlerinin kendi aleyhine delil sayılacağından, davalı elinde bulunan senedin şahit ifadelerinde belirtilen şekilde işe girişte alınan bir güvence senedi olduğu ve davalı şirkete davacının gerçek bir borcu bulunmadığı iddiası sabit görülerek, mahkemece davanın kabul edilmesi usul ve kanuna uygun olduğundan davalının temyiz itirazlarının reddi ile hükmün onanması gerekmektedir.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün (ONANMASINA), onama harcının temyiz eden taraftan alınmasına, davacı vekili için takdir olunan 24.800 lira duruşma vekalet ücretinin davalıdan tahsiline 26.5.1992 gününde oybirliğiyle karar verildi.

19. Hukuk Dairesi
Esas No: 2001/8102
Karar No: 2002/2565
Karar Tarih: 05.04.2002

Taraflar arasındaki menfi tespit davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayıdavanın reddine yönelik olarak verilen hükmün davacılar vekilince duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine, temyiz dilekçesinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü:

Davacılar vekili, davalıların Altın Susam adı altında Susam Ticareti ile uğraştığını, müvekkilleri ile davalılar arasında bayilik ilişkisi bulunduğunu, bu ilişki nedeni ile davalı tarafa teminat olarak 11.385 ABD Doları tutarında bono verildiğini bayilik ilişkisi sona ermesine rağmen bononun iade edilmediğini ve icra takibine konulması ihtimali bulunduğunu ileri sürerek bono ile borçlu olmadıklarının tespitini talep ve dava etmiştir.

Davalılar vekili, davacının senede karşı iddiasını yazılı belge ile kanıtlaması gerektiğini senedin teminat senedi olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hükmün davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Taraflar arasında bayilik ilişkisinin varlığı konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Bu yön gözetilip iddia çerçevesinde tarafların ticari defterleri üzerinde uzman bilirkişi aracılığı ile yaptırılacak inceleme sonucu, Yargıtay denetimine olanak verecek şekilde ayrıntılı rapor alınması ve varılacak uygun sonuç dairesinde bir karar verilmesi gerekirken yetersiz inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi isabetli olmadığı gibi, dosyada fotokopisi bulunan ve lehtar hanesinde “Altın Susam” ibaresi yazılı olan belgenin TTK.nun 688/5 maddesi hükmü çerçevesinde bono niteliğinde sayılıp sayılamayacağı üzerinde durulmamış olması da isabetli değildir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün davacılar yararına (BOZULMASINA), vekili Yargıtay duruşmasında hazır bulunan davacılar yararına takdir edilen 97.500.000.-TL duruşma vekalet ücretinin davalılardan alınarak davacılara ödenmesine, peşin harcın istek halinde iadesine, 5.4.2002 gününde oybirliğiyle
karar verildi.

MÜSPET TESPİT DAVALARI

Yargıtay
10. Hukuk Dairesi

2001/4473 E.
2001/4791 K.
19.6.2001 T.

Davacı, davalılardan işverene ait işyerinde 12.9.1995 -12.1.1999 tarihleri arasında sigortalı olarak çalıştığının tespitine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.

Hükmün, davalılar avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.

Davacının çalışmaları Kuruma kesintili bildirilmiş ve eksik prim ödenmiştir. Davacı, eksik bildirilen ayların tamamında çalıştığını iddia etmektedir.Burada çözümlenmesi gereken hukuksal sorun, sigortalının imzasının olmamasına karşın işverence kesintili bildirimin ve kesintili prim ödemesinin,davacı sigortalının o işyerinde kesintili çalışmasına karine teşkil edip etmeyeceği meselesidir. Hemen söylemek gerekirse gerek daha az prim ödemek gerekse sair nedenlerle sigortalının çalışmalarını eksik bildiren işverenin bu eylemi sigortalının kesintili çalıştığına karine teşkil etmez. Zira özellikle dört aylık prim bordrolarında sigortalının İmzası yoktur. Sigortalı şayet kesintili çatışmayı gösteren bordroları imzalamışsa ve imza işlemi, hata, hile, manevi baskıya dayanmıyorsa o taktirde gerçekten çalışmasının kesintili geçtiği kabul edilir. Ancak bu halde bile sigortalının, çalışmasının kesintili geçmediğini yazılı delillerle ispat edebilme hakkı mevcuttur.

Öte yandan, 4447 sayılı Yasanın 11. maddesiyle Sosyal Sigortalar Kanununun 79maddesine eklenen aynı maddenin ikinci ve üçüncü fıkrasında, kesintili çalışmalar bakımından çalışmaların ilgili ayın tamamında geçtiğine dair sigortalı lehine bir tür yasal karine getirilmiştir. Zira anılan fıkralara göre, işveren, sigortalıların çalışmalarının 30 günden az geçmesi halinde az çalışmayı açıklayan bilgi ve belgeleri prim belgelerine eklemek zorundadır. Eklemediği taktirde, kurumca, çalışmanın 30 gün devam ettiği kabul edilerek eksik primler Sosyal Sigortalar Kanununun 80. maddesi hükümleri çevresinde işverenden tahsil edilebilecektir. Görüldüğü gibi 79. maddede yapılan değişiklikle kısmi bildirimlerin sigortalının aleyhine değil lehine kabul edileceği açık seçik ortadadır. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 3.6.2001 tarih, 450 Esas, 501 Karar sayılı ilamı da aynı doğrultudadır. 79. maddede yapılan değişiklik kamu düzenim ilgilendirdiğinden geçmişe yönelik olarak da uygulanır. Kuşkusuz yargılama aşamasında sigortalının kısmi (kesintili) çalıştığı ancak yazılı delillerle ispat edilebilir.

Gerek karar yerinde gerekse burada açıklanan nedenlerle, davalıların tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan hükmün düzeltilmiş bu şekli ile (ONANMASINA), 19.6.2001 gününde oybirliğiyle karar verildi.